Days Gone ve Özgürce Zombi Öldürme Deneyimi

Karantina günlerinde yapılabilecek en iyi aktivitelerden biri de tabii ki PS4 üzerinden oyun oynamak. Ben de boş vakit oldukça (gülüşmeler) PS4 üzerinde oyun oynayarak kafamı boşaltmaya çalışıyorum. Oynamaktan en çok keyif aldığım tür ise tereddütsüz açık evren oyunları. Bana uçsuz bucaksız, kocaman bir harita ve kalbur üstü bir hikaye vaat ettiğiniz an kredi kartımı çıkarmak için cüzdanıma hamle yapmış olurum. Last of Us kalbimizde bir yara bırakarak biteli yıllar oldu, The Last of Us: Part 2 ertelenme rekoları kırdı. Red Dead Redemption 2, oyun tarihine ve kalbime adını altın harflerle yazdırdı. Oyunun ana hikayesi bittikten sonra bile haftalarca avlanma ve balık tutmak için oyunu oynamaya devam ettim ama ne yazık ki o da tükendi. Spider-Man, üç büyük tutkumu tatmin etti ve arşive alındı: açık evren oyunlar, New York ve çizgi roman. Ortamda oynanabilecek bu türde çok fazla oyun da kalmadığı için, oyun dünyası tarafından acımasızca eleştirilen bir oyuna şans vermeye karar verdik: Days Gone.

2019 yılında piyasaya çıkan ve başta IGN olmak üzere pek çok mecra tarafından yerilen oyunumuz, bence iyi bir potansiyel taşıyordu.

Zombileri, çapulcular, kamplar ve daha çok zombiler

Hikayemiz, hem oyun dünyası tarafından hem de bilim kurgu filmleri tarafından sıklıkla tekrarlanan; kıyamet sonrası zombiler tarafından işgal edilmiş ABD topraklarında geçiyor. Daha spesifik olmamız gerekirse Oregon eyaletinde. Oynadığımız ana karakterin ismi Deacon St. John. Biraz kibarca ifade etmem gerekirse kendisi tam olarak dallama diye tabir edebileceğimiz motorcu çetesi Mongrels’e üye bir abi. Yakın arkadaşı Boozer ile beraber Oregon ormanlarında motoru ve silahları ile beraber doğal yaşam, zombiler, çeteler ve kafayı üşütmüş tarikatlarla mücadele ediyor. Etrafta çeşitli kamplar olduğunu bilsek de bizimkiler kendi başlarına takılmayı tercih eden asi ruhlu bireyler.

Oyunda farklı hikayeler üzerinde ilerlerken sıklıkla flashback’lere başvurulmuş. Bu flashbackler sayesinde insanları zombiye çeviren bu salgının ilk günlerine şahit olma şansına sahip oluyoruz. Tabi bir de, Deacon’ın ölümünü asla kabullenemediği eşi Sarah ile olan ilişkilerine.

Devasa haritanın hemen hemen her köşesi farklı türdeki zombilerle dolu. Gündüzleri inzivaya çekildikleri inlerinden geceleri ortaya çıkarak tü civara hakim oluyorlar. Zombileri dışında etraftaki çeşitli kötü niyetli çete ve onların kamplarını da göz ardı etmemek lazım, zira oyunda en çok keyif aldığım şeylerden biri de açık yolda motorumla son sürat sürerken bir anda sağdaki tepede var olduğunu keşfettiğim bir çapulcu kampına gizlice sokulup hepsinin felaketi olmaktı.

6 Nisan’da başladığım Days Gone ‘ı, orta derecede bir yoğunluk ile oynayarak 24 Mayıs günü bitirdim.

Days Gone’da neleri çok sevdim?

  • Harita gerçekten devasa. Köşe bucak gezmek ve keşfetmek için son derece keyifliydi.
  • Gerçek hayatta motorlarla olan ilgim çok düşük seviyede olsa da oyunda motorumla bu kadar zaman geçirmek, onu geliştirmek, boyalar ve stickerlar ile süslemek güzeldi.
  • Çapulcu kamplarını basmak ve zaman zaman gizlenerek işlerini bitirmek, zaman zamansa ağır makineli tüfekler ile karabasan gibi üzerlerine çökmek sapıkça bir keyif verdi.
  • Müzikler tam anlamıyla ef-sa-neydi. Oyunun dışında da playlist bulup tekrar tekrar dinlenesi.
  • Days Gone ‘ın son bölümlerinde muhatap olduğumuz zombi sürüleri ile savaşma görevlerinin zorlayıcılık seviyesi yüksekti. Sürüleri alt edebilmek güzel bir başarı hissi verdi.
  • Ana hikayenin yanında, çok zengin bir yan görev seti sunuyordu. Benim gibi ana hikayede ilerlemeden önce türlü türlü yan görevlere dalmayı sevenlerdenseniz yaşadınız. Bir sürü toplanabilir eşya (collectible’ın türkçesi bu mu gerçekten?), gerçek hayatta Oregon’da olan turistik noktaları açabilme, farklı farklı kurtarılması gereken yardıma muhtaç insan gibi yan görevler ile vakit gerçekten su gibi akıp gitti.
  • Atmosfer gerçekten çok iyi – terk edilmiş mahalleler, binalar, araçlar… Kıyamet sonrası dünya hissini güzel geçirdi.

Days Gone’da neleri çok sevmedim?

  • Başta da söylediğim gibi Deacon özünde tam bir dallama olduğu için karakter ile özdeşleşmek çok kolay değil. Bununla beraber hikaye boyunca da öyle aman aman bir karakter gelişimi gösterdiğini söyleyemeyiz bence. Karakter gelişimine biraz daha emek harcansa daha iyi olabilirdi.
  • Hikayenin genel akışında ciddi bir özensizlik var. Özellikle haritanın kuzeyinden güneyine geçtikten hemen sonra yaşadıklarımızdan bahsediyorum. Spoiler olmasın diye çok detaya girmiyorum ama hikaye açısından o ana kadar çok büyük önem taşıyan bir konu, o kadar saçma bir şekilde çözüme ulaştı ki etkisi de son derece düşük oldu. Bu durum benim oyunun hikayesine olan bağımı kopardı ve aldığım keyfi biraz düşürdü.
  • Bu tarz oyunların klasik düştüğü problem – hikaye ve görevlerin bir yerden sonra tekrara bağlaması bu oyunda da kendini gösterdi.
  • Oyunda malzeme çok bol. Yani kıyamet sonrası diyoruz ama elini sallasan benzin bidonu, benzin istasyonu, mermi, silah… Kıyamet sonrası dünyanın en büyük alameti farikası, son derece kıt kaynaklar ile hayatta kalma mücadelesidir. bu his Days Gone ‘da hiç yoktu. Nerede Last of Us’da Joel’ın sıkacağı her bir mermi için “Ulan sıksam mı sıkmasam mı?” diye kara kara düşünen ben, nerede Deacon ile taka taka her tarafa sıka sıka gezen ben.

Özetlemek gerekirse

Bence oyun güzel. Evlere tıkılı kaldığımız bu dönemde motorsiklet ile özgürce haritada dolaşmak ve stres atmak için zombileri kurşuna dizmek bence anksiyete seviyenize iyi gelecektir. İnternetteki acımasız yorumlara çok takılmayın ve Days Gone ‘a bir şans verin bence.

Mesai saatleri içerisinde; #DijitalÜrünYönetimi #DijitalTrendler ile ilgilenir. Mesai saatleri dışındaysa; #Edebiyat, #Öykü, #Roman, #ÇizgiRoman, #Oyunlar ve #Fenerbahçe ile zamanını geçirir. Dünyayı gezmeyi sever, gitmediği şehirlere gitmenin hayalini kurar.

Leave a reply:

Your email address will not be published.

Site Footer