Nefes Alamıyorum

Nefes alamıyorum.

Bu cümle çınlıyor iki gündür, tüm dünyadaki vicdan sahibi insanların kulaklarında. Polis tarafından soğuk kanlı bir şekilde öldürülen George Floyd, bu dünyada geçirdiği son dakikalarında boynunu diziyle dakikalar boyunca ezen insana bunu söylemişti.

Nefes alamıyorum.

Polis memuru Derek Chauvin için bir önemi olmadı bu yakarışın. Kendi gibi bir insan olarak da görmüyordu büyük ihtimalle asfaltın üzerinde yatan, ters kelepçe ile hareketsiz bıraktığı bu kişiyi. Suçlu, bir tür pislik ve hatta müdahale edilerek terbiye edilmesi, cezalandırılması gereken bir hayvan gibi görüyordu onu. Tepkisiz, endişesiz ve herhangi bir duygu barındırmayan o duruşta korkutucu bir yön var bence. Çünkü dizi ile boynunu ezdiği insan ile ilgili nefret dahil hiçbir duygu beslemediğini düşündürüyor bana. Zira nefret, çok güçlü ve saklanması zor bir duygudur. Derek Chauvin için, dizinin altında son nefesini veren George, varlığı ya da yokluğunun hiçbir fark yaratmayacağı bir canlı. İnsan değil, sadece canlı. Canı isterse alabileceği ya da sakat bırakarak sonsuza kadar etkileyebilme hakkının olduğu bir canlı, fazlası değil. Hani bazı insanlar görürsünüz, yoldan geçerken bir anda elini uzatır ve yol kenarında alımlı bir şekilde duran ve etrafa hoş kokular salan gül ağacından bir çiçeği koparır. Herhangi bir sebep olmadan. Koparır ve yere atar. Neden yaptığını düşünmez bile çünkü bunu yapabilir. Çiçeğin yok olmasının onun zihninde ya da hissinde bir karşılığı yoktur. Ya da aynı şekilde yolda zararsız bir şekilde yatan kediye tekmem atan insanların videoları düşer önümüze. Bunu yapabilirler çünkü o bir kedidir ve kendisi ise bir insan. Kediye attığı tekmenin hiçbir önemi yoktur – buna tepki gösteren insanları anlamazlar bile. Derek Chauvin de – şu anda her nerede ise – yerküre üzerinde ona karşı öfke kusan, onun gördüğü yerde öldürmek isteyen milyonlarca insanı algılayamıyordur bile. Bu çünkü, ırkçılığın, nefret suçunun en üst kademesi – karşındaki insanı bir insan olarak bile görememe durumu. Korkunç.

Eric Garner

George Floyd’un suçu neymiş acaba, ne yaptığı için bu şekilde bir ölüme layık görüldü diye araştırmak için Wikipedia’ya girdiğimde çok garip bir olay ile karşılaştım ve bu dünya ile ilgili beslediğim nefret daha da katlandı. George Floyd ve ölüm şeklini 2015 yılında New York’un Staten Island eyaletinde yine polis tarafından öldürülen Eric Garner‘a benzetmişler. Benzerlik derken – gerçek anlamda tıpa tıp bir benzerlikten bahsediyorum. Neredeyse 5 yıl arayala işlenmiş olan, tıpa tıp aynı bir cinaye bu. Eric Garner, yasa dışı bir sigarayı sattığı iddiasıyla gündüz vakti sokak ortasında polisler tarafından göz altına alınmak istenmiş. O da yaptığı hiçbir şey olmadığını, herhangi bir sigara satmadığını, sadece şahit olduğu bir kavgayı ayırdığını söylemiş. Etrafını saran polislere sadece kendi işiyle ilgilendiğini ve onu rahat bırakmalarını söylemiş. Uzun boylu ve kilolu biriymiş Eric, polisler de ona yaklaşmak için daha cüsseli bir arkadaşlarının gelmesini beklemiş bu nedenle. Eric’i göz altına almak için ona yaklaşıp kolunu tuttuklarında ise Eric kolunu çekerek onu bırakmalarını istemiş ve bu da polisin “tutuklamaya karşı gelme” suçu ile kendilerini meşru göstermesine yetmiş. O iri yarı polis, Eric’in boynuna dirseğini dolayıp kilitleyerek onu yere yıkmış. O yerde yatarken de dirseğini boynunun etrafında kilitli bir şekilde tutmaya devam etmiş. O koca cüssesiyle yere yığılan ve üzerinde biri boğazını sıkan 3 polis varken Eric arka arkaya tam olarak 11 defa Nefes alamıyorum demiş. Olay yerine gelen ambulans onu hastaneye kaldırdıkten 1 saat kadar sonra ise hayata gözlerini yummuş.

Nefes alamıyorum. İki cinayet arasındaki bu benzerlik ve aradan geçen 5 yılda hiçbir şeyin ama hiçbir şeyin değişmemiş olduğu gerçeği tam olarak kan dondurucu.

Öfke ile dolup taşan insanlar başta Minneapolis olmak üzere ABD’nin çeşitli eyaletlerinde sokağa çıktılar. Polis şiddetine ve otorite ve gücü ellerinde bulunduran insanlar karşısında hayatlarının hiçbir anlamı olmaması gerçeğine karşı isyan ettiler. Bu sırada polis merkezleri de çeşitli ticari noktalar da ateşe verildi, camları kırıldı ve yağmalandı. Durumu kontrol alması gereken ve ateşi bastırmak birinci sorumluluğu olan başkan Trump sabah attığı tweet ile vatandaşlarına şu mesajı verdi: “yağma başlarsa ateş açma da başlar!” Masum bir insanın can vermesi ile başlayan olayları yatıştırmak için başka insanların da öldürülmeye başlayacağını birinci elden ilan etmiş oldu. Tarihin hiçbir anında bu kadar büyük bir güç bu derece bir sosyopatın elinde olmamıştı.

Nefes alamıyorum.

#Gezi7Yaşında

ABD’de bunlar yaşanırken, sessiz sedasız kendi geçmişimizle; toplumsal ve bireysel hafızalarımızda anıları hale taze olan Gezi Parkı Direnişi ile kucaklaşıyoruz yine bu Mayıs günü. Bu olaylar ile ilgili olarak en çok söylenen söz, sokağa çıkan insanların parkla falan bir işinin olmadığı ile ilgili gelir iktidar yanlısı kesimden. Bence bunda sonuna kadar haklılar. Zira gerçekten park ile ilgili işi olan kitleler, direnişin ilk günlerinden itibaren parka kamp kuran, orayı yıkmaya gelen ekiplere ve polislere karşı bu ülkenin gördüğü en kararlı ve en onurlu duruşla karşı gelen, belki de 50-60 kadar insandı. Ancak 31 Mayıs sabahı, artık göğsümüze sığamaz bir şekilde içimizi doldurup bizleri de sokaklara döken hissin arkasında da benzer bir tükenmişlik vardı aslında. Hiçbirimiz, iktidar ve polisin bizler üzerinde uyguladığı bu baskıyı kaldıramaz hale gelmiştik. Görünmez bir el, boğazımıza sarılmış ve bizi nefessiz bırakmıştı. Nefes alamıyorduk ve işte o noktada hepimiz sokağa indik. Park ile ilgimiz olsun ya da olmasın. 08:30’da ofise giren, mail alıp mail gönderen biz beyaz yakalılar, akşam 17:30’da ofislerimizden çıktık ve yatağından taşıp çağlamaya başlayan bir nehir gibi akarak ara yollardan Taksim’e çıktık. Boğazımızı sıkan o eli tutup atmak için ve tiranın karşısına dikilip, buradayız demek için.

Ve dedik de. Günler boyunca, bir ağaç gibi tek ve hür ama bir orman gibi kardeşcesine omuz omuza Gezi Parkı’nı kendimize mesken tuttuk. Uzun, çok uzun bir zaman kapalı bir yerde kalmışız da, sonunda açık havaya çıkmışız, güneşi görmüşüz gibi derin derin nefes aldık o günlerde. “Yaşıyoruz, çok şükür!” der gibiydik.

Gezi parkını korumak isteyen bir avuç insan ve sonrasında o insanlara uygulanan şiddete dur diyen milyonların karşısına sokakta yine şiddet, biber gazı, tazyikli su, plastik mermi, gerçek mermi, sopalar çıktı. Ali İsmail, Berkin Elvan, Ethem Sarısülük öldürüldü. Şiddete karşı durmak isteyen bizler daha fazla şiddetle sindirildik. Sonra hepimiz tek tek boynu bükük bir şekilde evlerimize döndük. Uygulanan şiddetin arkasındakiler ise koltuklarında oturmaya devam ettiler. Hemen hemen hiçbiri de gerçek anlamda bir bedel ödemedi. Ali İsmail’in ölümünde ihmali olan doktor da, Ethem Sarısülük’ü öldüren silahı ateşleyen polis de.

Nefes alamıyorum.

Bugün ABD’de yaşananları takip edip, zihnimde Gezi Parkı’nın o yüce hatırasını yad ederken; polis terörü ile vücut bulan gücü eli bulunduranların karşısındaki bu çaresiz halimizi düşünüyorum ve göğsüme bir öküz oturuyor sanki. Çok çaresiz hissediyorum kendimi. “Nefes alamıyorum” diyen George Floyd’un sesine “Vurmayın, öldüm!” diyen kardeşim Ali İsmail’in yakarışları karışıyor.

Ağlamak geliyor içimden.

Yine de Taksim Gezi Parkı’nın bundan 7 yıl önce olduğu gibi yine orada olduğunu görmek, Taksim bilinçli bir şekilde tüm ruhundan arındırılarak adeta bir mahrumiyet bölgesi haline getirilirken bile, ağaçlarının altından usulca geçip Harbiye’ye doğru yürümek; bir avuç insan ile başlayıp başta polis şiddeti olmak üzere tiranlığın karşısında tek bir yumruk olabildiğimiz gerçeğinin hatırlatıcısı oluyor.

Böyle zor günlerde, böyle kötü ve nefes alması zor anlarda, bir dayanak oluyor. İyi ki direndik.

Mesai saatleri içerisinde; #DijitalÜrünYönetimi #DijitalTrendler ile ilgilenir. Mesai saatleri dışındaysa; #Edebiyat, #Öykü, #Roman, #ÇizgiRoman, #Oyunlar ve #Fenerbahçe ile zamanını geçirir. Dünyayı gezmeyi sever, gitmediği şehirlere gitmenin hayalini kurar.

Leave a reply:

Your email address will not be published.

Site Footer